
Güneş henüz doğmaktaydı. Gülizar her sabah olduğu gibi bu sabahta güne gözlerini araladı. Sıcak yatağından kalkarken, sağ eliyle ağrıyan belini kavradığında “Ah anacım, anacım…” diyen sönük haykırışını biraz yaklaşırsanız sizde duyabilirdiniz.
Baş ucunda duran, rahmetli kocası duvarda asılı gaz lambasına gaz doldurmak için üzerine çıktığında bir ayağı kırılmış, ama acemi bir tamirle iş görür hale getirilmiş olan tahta sandalyenin üzerine bıraktığı güllü şalvarını, geceliğini düzgünce katlayıp yatağının üzerine bıraktıktan sonra geçirdi ince bacaklarından.
Evde beş gırtlak vardı. Ahırdan ve bahçedeki işlerden Gülizar sorumluydu. Gelini ve kızı ise yemek, bulaşık, temizlik işlerini bölüşmüşlerdi. Zamanla her şeye zam gelmiş, ellerindeki üç inekten aldıkları ve her sabah akşam köye gelen büyük süt firmasına verdikleri süte bir türlü zam gelmemişti. Aldıkları para artık geçinmeye yetmeyince oğlu yan köydeki büyük çiftlikte çalışmaya başlamıştı. Böylece kıt kanaat geçinebiliyorlardı.
Gülizar fazla ses çıkarmamaya gayret ederek bahçeye açılan kapıyı araladı. Sessizce arasından süzüldü. Tuvalet dışarıdaydı. Önce tuvalete girdi . Sonra elini yüzünü yıkayarak ahıra doğru yöneldi. “Günaydın altın gızlarııım..”
İnekleri ile konuşurdu Gülizar. Belki bütün köylüler konuşurdu. Ama Gülizar başka konuşurdu. Kendi hikayelerini anlatırdı. Hayallerini. Ölmüş kocasını. Bilirdi ki inekleri onu dinler. Bazen kuyruk sallar. Arada da dönüp bakarlardı Gülizar’ a.
İneklerin memeleri iyice sütle dolmuştu. Gülizar süt çekme makinesine şöyle bir baktı. Sonra önüne kovayı alarak oturdu Benekli’ nin memelerinin başına. Hızla sağmaya başladı. Köy yerinde de artık hayat daha kolaylaşmıştı. Önceden ineğin memelerini sıka sıka sütünü sağarken şimdi bir makine çıkmış, hemencecik sağıyordu ineği. Çok yorulunca takıyordu makineyi Gülizar. Yorulmazsa hem anlatıyor hem sağıyordu inekleri… Ah şu beli ağrımasa…
Son ineği de sağıp makineyi memelerinden alınca ineğin memeleri yere değecek kadar sarkmıştı. Ha şaşırmayın Gülizarın ikinci ineği sağdıktan sonra hiç gücü kalmamıştı da takıvermişti makineyi Karakız’ ın süt dolu memelerine. Buna alışık olan inek o sırada sadece kıçına konan bir sineği kalçasını titreterek kovmuştu.
Sağılmış sütleri ahır kapısının yanına taşıyan Gülizar, sonra ineklere dönerek “hadi altın gızlar gezmeğee” diyerek ahırdan çıkardı birer birer Benekliyi, Küpeliyi, Karakızı. Sonra her birini evin arkasındaki çimenliğe bıraktı. İnekler akşama kadar orada kalacaklar, yemleneceklerdi. Gülizar da tekrar ahıra dönüp her sabah yaptığı gibi ahırı süperecek, ineklerin dışkılarını bir yere yığıp biriktirecekti. İstediği kadar birikince de tezek yapacaktı onlardan. Eeee kış buralarda uzun sürerdi…
Ahırda işini bitiren Gülizar, ellerini yıkadıktan sonra bahçeye geçti. Kahvaltı için biraz biber, birazda domates topladı. Kızlar kalkmıştı. Birazdan kahvaltı hazır olurdu. Şunları da vereyim bir güzel menemen yapsınlar diye geçirdi içinden. İyice acıkmıştı….
Kızlar menemeni yaparken oda henüz altı aylık olan Mehmet bebekle oynaşmaya başladı. Oldukça gürbüz olan Mehmet bebek, babaannesi onunla oynarken şen kahkahalar atıyordu. “Gurban olayım sağaa” diye iç geçirdi Gülizar.
Köy yerinde kimse kapı çalmazdı. En azından Gülizar’ın kapısı çalındığını göremezdiniz. Her gelen “ Huuu ben geldim.” diye kapıyı açar girerdi içeri. Bu günde Fatma teyze geldi.
“Huu Gülizar ben geldim.”
“ Gel Fatma gel, otur gahvaltı et.”
“ Gahvaltımı ettim ben, size affiyet olsun.” diyen Fatma teyze kapının yanındaki somyaya oturduktan sonra,
“Caminin oraya yazmacı gelmiş. Senin geline bir dane alacağdım. Gendi beğensin dedim. Hacer kızım hadi get de beğen. Fadimeğin düğünde başına bağlayıverirsin.”
Hacer gözleri parlayarak çayından son yudumunu alıp hızla evden çıktı.
“ Yavaş gızım yavaş, gaçmıyo ya yazmacı…” diye şakayla söylendi Gülizar. Sonrada Fatmaya dönerek “ Ah Fatma ah, bizde genc oldu muyduk, unutmuşum vallahi” dedi.
Fatma teyze “ dur gız canımı çektirdiniz ne güzel gohtu menimen” diyerek sofraya oturdu. Koca bir parça kopardı tandır ekmeğinden ve menemene bandırdı. Fatma’nın iştahla ekmeği ağzında çevirişine gülümseyen Gülizar, daha iki gün önce yaptığı lavaş’a uzanarak yine kendi yaptığı koyun peynirinden bir parça kopararak yumuşak ekmeğin içine sıkıştırırken,
“ Fatma hele söyle bizim sütlere ne zaman zam yapıverirler?”
Fatma ağzı dolu dolu “ Sen onu unut Gülizar, iki seneden belli zam geldiği mi var. Bu senede yapmazlar. Kessin.”
Gülizar kara kara düşündü. Sonra,
“ Ee nolcak be Fatma, aldığımız para altın gızların yemine anca yetişiyo. Bizim çocuk çalışıp üç beş kuruş getirmese gursamızdan bi lokma geçmeycek demehtir.”
Fatma çayından höpürtülü bir yudum alarak Gülizara doğru eğildi. “ E be Gülizar, bizim çağ çoluk niye büyük şehre getti bilmez misin… Allah sonumuzu hayır etsin.”
Hacer gelin geldiğinde Gülizar ve Fatma teyze son çaylarını yudumlamaktaydılar.
Hacer neşeyle aldığı yazmayı Gülizar’ a gösterdi. Bu siyah üzerine mavi çiçekleri olan oldukça süslü bir yazmaydı.
“ Ana bah hele, begendin mi? Yaprak Dökümü yazması bu, Gülümserde Menekşeyle Halil yazmasından aldı. ” dedi kıkırdayarak.
Gülizar yumuşak yazmanın üzerinde elini şöyle bir gezdirdi.
“Peh güzelmiş gızııımm, güle güle takın…”
“ Gurtlar Vadisininkinden galmamış ana. Öbür köyde gapışmışlar. Haftaya sadece bizim köye getirecehmiş Enver amca.”
“ İyi gızım iyi. Alıverirsin bağada bi Kurtlar Vadisi yazması, düşerim bizim köyün gurtlarının peşine.” dedi hafiften dalga geçerek.
Hep birlikte gülüşmeye başladılar…
Şimdi akıllarında ne süte gelecek zam, ne hesabını yapacakları aş, ne de büyük şehirlere verdikleri evlatlar vardı. Şimdi sadece Yaprak Dökümünün bir dahaki bölümlerinde olacakları tartışıyorlar, Gülizar arada bir eliyle belini tutuyor, ovuşturuyordu…
karaçalı