< hararet-i nar yazını - Blogcu





Böyle olsun istemedim Samuel…





Böyle olsun istemedim Samuel..

Hiç birimiz istemedik.. Varlık ve yokluk arasındaki o ince urganda gittik geldik..

Hep birlikteydik..

Böyle olsun istemedim Samuel

Pamuk şekeri bulutlar altındayken ellerini kalbime…

Gümbürtülü şimşekler gökyüzünü aydınlatırken  gözlerini gözlerime…

Bizim çocuklar umuttan uzak, renkli boyadan hayaller çizerken

Haykıramadan yüzlerine

gitmeyi

seçtim diyelim

Aslında böyle olsun istemedim Samuel

Yelkovan hızla dönerken

Birleşeceğimiz dört  adresi tutturamadım diyelim.

O kadarda basitti oysa…

Ah Samuel!

Biz bu çarkın piç çocuklarıydık

Ve gelecek bizim üzerimize yazılmamıştı.

Şekerden hayallerimizde son gözyaşlarımızla

Eriyip gitti diyelim…

Ah be Samuel

Oysa engin denizlerimiz vardı bizim,

Korkmadan teknemizi indirebileceğimiz.

Azgın dalgalarında gülüp eğleneceğimiz…

Dolunayında şarkılar söyleyeceğimiz…

Hayyamımız vardı şarabımızı yudumlarken yad edeceğimiz.

Neyzenimiz vardı, rüzgar üflerken mey edeceğimiz…

Seydunamız vardı çark dönerken çomak sokabileceğimiz…

Böyle olsun istemedim Samuel…

Demek biz

körebe oynayan çocuklardık ve

yine ebe hep biz olacaktık…

 

 


ORA' DAN


Güneş henüz doğmaktaydı.  Gülizar her sabah olduğu gibi bu sabahta güne gözlerini araladı.  Sıcak yatağından kalkarken, sağ eliyle ağrıyan belini kavradığında  “Ah anacım, anacım…”  diyen sönük haykırışını biraz yaklaşırsanız sizde duyabilirdiniz.

Baş ucunda duran,   rahmetli kocası duvarda asılı gaz lambasına gaz doldurmak için üzerine çıktığında bir ayağı kırılmış, ama acemi bir tamirle iş görür hale getirilmiş olan tahta sandalyenin üzerine bıraktığı güllü şalvarını, geceliğini düzgünce katlayıp yatağının üzerine bıraktıktan sonra geçirdi ince bacaklarından.

Evde beş gırtlak vardı.  Ahırdan ve bahçedeki işlerden Gülizar sorumluydu. Gelini ve kızı ise yemek, bulaşık, temizlik işlerini bölüşmüşlerdi.   Zamanla her şeye zam gelmiş, ellerindeki üç inekten aldıkları ve her sabah akşam köye gelen büyük süt firmasına verdikleri süte bir türlü zam gelmemişti. Aldıkları para artık  geçinmeye yetmeyince oğlu yan köydeki büyük çiftlikte çalışmaya başlamıştı. Böylece kıt kanaat geçinebiliyorlardı. 

Gülizar fazla ses çıkarmamaya gayret ederek bahçeye açılan kapıyı araladı. Sessizce arasından süzüldü. Tuvalet dışarıdaydı.  Önce tuvalete girdi . Sonra elini yüzünü yıkayarak ahıra doğru yöneldi.  “Günaydın altın gızlarııım..”  

İnekleri ile konuşurdu Gülizar. Belki bütün köylüler konuşurdu. Ama Gülizar başka konuşurdu. Kendi hikayelerini anlatırdı. Hayallerini. Ölmüş kocasını.  Bilirdi ki inekleri onu dinler.  Bazen kuyruk sallar. Arada da dönüp bakarlardı Gülizar’ a.   

İneklerin memeleri iyice sütle dolmuştu. Gülizar  süt çekme makinesine şöyle bir baktı. Sonra önüne kovayı alarak oturdu Benekli’ nin memelerinin başına.   Hızla sağmaya  başladı.  Köy yerinde de artık hayat daha kolaylaşmıştı.  Önceden ineğin memelerini sıka sıka sütünü sağarken şimdi bir makine çıkmış, hemencecik sağıyordu ineği.  Çok yorulunca takıyordu makineyi Gülizar. Yorulmazsa hem anlatıyor hem sağıyordu inekleri… Ah şu beli ağrımasa…
Son ineği de sağıp makineyi memelerinden alınca ineğin memeleri yere değecek kadar sarkmıştı. Ha şaşırmayın Gülizarın ikinci ineği sağdıktan sonra hiç gücü kalmamıştı da takıvermişti  makineyi Karakız’ ın süt dolu memelerine. Buna alışık olan inek o sırada sadece kıçına konan bir sineği kalçasını titreterek kovmuştu.

Sağılmış sütleri ahır kapısının yanına  taşıyan Gülizar,  sonra ineklere dönerek “hadi altın gızlar gezmeğee” diyerek ahırdan çıkardı birer birer  Benekliyi, Küpeliyi, Karakızı. Sonra her birini evin arkasındaki çimenliğe bıraktı. İnekler akşama kadar orada kalacaklar, yemleneceklerdi.  Gülizar da tekrar ahıra dönüp her sabah yaptığı gibi ahırı süperecek, ineklerin dışkılarını bir yere yığıp biriktirecekti.  İstediği kadar birikince de tezek yapacaktı onlardan. Eeee kış buralarda uzun sürerdi…

Ahırda işini bitiren Gülizar,  ellerini yıkadıktan sonra bahçeye geçti. Kahvaltı için biraz biber, birazda domates topladı.  Kızlar kalkmıştı. Birazdan kahvaltı hazır olurdu. Şunları da vereyim  bir güzel menemen yapsınlar diye geçirdi içinden.  İyice acıkmıştı….

Kızlar menemeni yaparken oda henüz altı aylık olan  Mehmet bebekle oynaşmaya başladı.  Oldukça gürbüz olan Mehmet bebek, babaannesi onunla oynarken şen kahkahalar atıyordu. “Gurban olayım sağaa” diye iç geçirdi Gülizar. 

Köy yerinde kimse kapı çalmazdı. En azından Gülizar’ın  kapısı çalındığını göremezdiniz. Her gelen “ Huuu ben geldim.”  diye kapıyı açar girerdi içeri.  Bu günde Fatma teyze geldi.

“Huu Gülizar ben geldim.”

“ Gel  Fatma gel, otur gahvaltı et.”

 “ Gahvaltımı ettim ben, size affiyet olsun.”   diyen Fatma teyze kapının yanındaki somyaya oturduktan sonra,

“Caminin oraya yazmacı gelmiş. Senin geline bir dane alacağdım. Gendi beğensin dedim. Hacer kızım hadi get de beğen.  Fadimeğin düğünde başına bağlayıverirsin.”

Hacer gözleri parlayarak çayından son yudumunu alıp hızla evden  çıktı.

“ Yavaş gızım yavaş,  gaçmıyo ya yazmacı…”  diye şakayla söylendi Gülizar.  Sonrada Fatmaya dönerek “ Ah Fatma ah, bizde genc oldu muyduk, unutmuşum vallahi” dedi.

Fatma teyze “ dur gız canımı çektirdiniz ne güzel gohtu menimen”  diyerek sofraya oturdu. Koca bir parça kopardı tandır ekmeğinden ve menemene bandırdı.  Fatma’nın iştahla ekmeği ağzında çevirişine gülümseyen Gülizar,  daha iki gün önce  yaptığı lavaş’a uzanarak yine kendi yaptığı koyun peynirinden bir parça kopararak  yumuşak ekmeğin içine sıkıştırırken, 

“ Fatma hele söyle bizim sütlere ne zaman zam yapıverirler?”   

Fatma ağzı dolu dolu  “ Sen onu unut Gülizar, iki seneden belli zam geldiği mi var. Bu senede yapmazlar.  Kessin.” 

Gülizar kara kara düşündü. Sonra,

“ Ee nolcak be Fatma, aldığımız para altın gızların yemine anca yetişiyo.  Bizim çocuk çalışıp üç beş kuruş getirmese gursamızdan bi lokma geçmeycek demehtir.”

Fatma çayından höpürtülü bir yudum alarak Gülizara doğru eğildi. “ E be Gülizar, bizim çağ  çoluk niye büyük şehre getti bilmez misin… Allah sonumuzu hayır etsin.”

Hacer gelin geldiğinde Gülizar ve Fatma teyze  son çaylarını yudumlamaktaydılar.

Hacer  neşeyle aldığı yazmayı Gülizar’ a gösterdi.  Bu siyah üzerine mavi çiçekleri olan oldukça süslü bir yazmaydı.

“ Ana bah hele, begendin mi? Yaprak Dökümü yazması bu, Gülümserde  Menekşeyle Halil yazmasından aldı. ”  dedi kıkırdayarak.

Gülizar yumuşak yazmanın üzerinde elini şöyle bir gezdirdi.

“Peh güzelmiş gızııımm, güle güle takın…”

“ Gurtlar Vadisininkinden galmamış ana. Öbür köyde gapışmışlar. Haftaya sadece bizim köye getirecehmiş Enver amca.”

“ İyi gızım iyi. Alıverirsin bağada bi Kurtlar Vadisi yazması, düşerim bizim köyün gurtlarının peşine.”  dedi hafiften dalga geçerek.

Hep birlikte gülüşmeye başladılar…

Şimdi akıllarında ne süte gelecek zam,  ne hesabını yapacakları aş, ne de  büyük şehirlere verdikleri evlatlar vardı. Şimdi sadece Yaprak Dökümünün bir dahaki bölümlerinde olacakları tartışıyorlar, Gülizar arada bir eliyle belini tutuyor, ovuşturuyordu…

karaçalı

AMPES

 

Esrarın ve esrarlı sigaranın Osmanlı döneminde kullanılan isimlerinden biridir Ampes.

Tarihin tozlu sokaklarında avare avare dolaşırken de  rastlarsınız ona. Dikiliverir de karşınıza karşı koyamazsınız. Gülümseyerek bakarsınız ona.  Eğer  ağzınıza burnunuza girmeyen neşeli tozları,  adlandıramadığım kokusuyla sokaklardan birine, Anadolu sokağına girerseniz bi dolu hadise karşılar sizi kurutulmuş yapraklar hakkında.

Mesela; Anadoluda yaşayan Türkler Osmanlıdan öncede hint kenevirini bilirler yetiştiriler kullanırlarmış. Ve Evliya Çelebide Seyahatnamesinde bahsetmiş “Esnafı Bahçiyan” denilen dükkanlardan ki kolayca esrar macunu saglanırmış buralardan. Ne zaman ki 4.Murat çıkmış tahta gizli gizli kullanılmış bizim Ampes. Tabi bu uğurda da nice kelle çıkmış nihai yolculuğuna. Sevgili.4.Murat sadece kendi kellesini yollayamamış bu yolculuğa. Ama  4.Murattan sonrada devam edilmiş bu vazgeçilemeyen bitkinin kullanımına ve yayılmış 4 bir yana. Konya da Bursa da yetiştirilmiş  en iyi mahsulünü vermiş bereketli topraklarda. Bektaşi tekkelerinde de kullanılmış Ampes. Bazı derviş ve şeyhlerin esrar çekmeyi öğütledikleri tekerlemeleri buluşturmuş bizi onlarla.

İşte bir Bektaşi  nargilesini tüttürerek;

 
Yaf,
yif
yuf,
yuf yezide,
nargilemizi içen veli,
içmeyen deli,
pirimiz Hacı Bektaş-ı Veli
yuf...

Diyor..

Bir esrarkeş ise;

 

içelim dud-u siyahı,
duyalım acısını,
bizi dahl edenin
sövelim kara bacısını,
nargilemin boynu uzun kaz gibi,
gece ve gündüz yanar
yine dibi buz gibi,
demm olmasın zemm,
Ya Halil Ibrahim-i Edhem

 

diyerek çekiyor Ampesli cigarasını...

 

Ve izliyor sokaklar sokakları, tozlar tozları.

Biz ise avere avare dolaşıyoruz yollarda..

 

Ampes mi?

Sonsuz yolculuğuna devam ediyor hala.

 

içerde...

 

 

 

Son hatırladığım bir kapıydı..


Yanımda dostum sallana sallana yürürken, kapının eşiğinden geçişimizi hatırlıyorumda ;
tarihin tozlu sayfalarını geri çevirircesine yol aldığımız dar sokaklara açılmıştı kapı... 

Bizi karşılayan şen çingenelerin abartılı enstrumanları olmuştu.  Çevreme baktığımda tek

olmadığımızı sadece ben fark etmemiştim.  Her adımım biraz daha şenlikle dolmuştu. 

Dar sokaklarda biraz daha ilerlediğimde köhne evlerin pencerelerinden bana bakan yaramaz hayaletleri fark etmemem olanaksızdı... Yanımdaki farkına vardı mı bilmiyorum…
Çevremde dolaşan insanların yüzlerine baktığımda ilk defa kendimi gördüğümü anımsıyorum. 

Gülümsemelerinde vardım. Tabi bu bende yeni tanıdığım bir duyguya misafirlik ediyordu.

Bıraktım kasmış olduğum boynumu ve karıştım içinde olduğum kalabalığa.  

Çıldırdım.. 

Tenimi saran, havada hınzırca  dolaşan müzik mi?   

Dans etmeye başlamıştım bile…  Şimdiye kadar yapmadığım figürler yumağıydı bedenim…

Döndüm , döndüm,  döndüm… 

Dünya dönerken düştüm.  İki balon havalandı ellerimden….

Gitmelerinden korkmadım...

İzledim yukarı doğru aheste tırmanışlarını.

Sadece izledim.  

Kabul ettim…

 

karaçalı

balon

 

 

 

çoçuğuz

tabi ki mahalledeyiz..
takım hazır kuvvet beni bekliyor sokakta.

ben ise evden çıkmak için bin bir plan düşünüyorum..

planımı uygulayabilmek içinse  annemin çevresinde beygir gibi dolanıyorum. 

sonunda kendimi güç bela sokağa attım..

tabi dışarı çıkmadan önce hızlıca mutfağa uğrayıp alabildiğim kadar elmayı da orama burama sokuşturmayı ihmal etmedim.

neyse dünyanın en mutlu çocuğu olarak arkadaşlarımla sokakta terör estirmeye başladım.

epey bir terledikten sonra yorulduk. bizim evin önündeki merdivenlere çöktük.

tam karşımızda ise boş bir arsa var. 

o tarafa doğru bakmışım,  ilerde parlayan bir şeyler dikkatimi çekti.  sanki birisi çomak sokmuş gibi hemen yerimden fırladım ve o şeylere doğru yaklaştım.   ahaa…  baktım yerde bir sürü balon …  hazine bulmuş gibi hemen bir tanesini elime aldım.  biraz ıslaktı ama hiç umurumda olmadı.

bir taraftan balonumu şişirirken bir taraftan da arkadaşlara bağırmaya başladım.

“heyyy bir sürü balon buldum, koşun koşun…”

hemen koşarak geldiler ve onlarda hızla balonlarını şişirdiler. her birimizin elinde birer balon sokakta sevinç naraları atarak gelen geçene balonlarımızı göstermeye başladık.

o sırada annem cama çıktı ve her zamanki gibi “meryeeeeem, meryeeeeem…” diye bağırmaya başladı..  ben bir taraftan  anneme doğru koşup bir taraftan elimdeki balonu kaldırarak, “anneee bak balon buldum bir sürü var daha”  diye  balonu aşağı yukarı sallamaya başladım.  elimdeki balonu gören annem, gözlerini pörtleterek (ki en korktuğum yüz hali budur, o mavi gözleri yuvalarından fırlayacak ve beni yutacakmış gibi olur)  “çabbuk elindekini at yukarı çııııııııııııkk!!” şeklinde bağırarak beni çağırdı. 
hemen elimdeki balonu atarak ayaklarım götüme vura vura merdivenlerden koşarak eve çıktım. annem kapıda beni bekliyordu. kolumdan tutarak hızla içeri çekti. orada cillop gibi ilk tokatı yedim sonra anlayamadığım sebepten beni hızlıca banyoya soktu. yine anlayamadığım bir şekilde neredeyse elinin hepsini ağzımın içine sokarak ağzımı  güzelce  yıkadı.  bir taraftan da söyleniyordu.

hatırlamıyorum şimdi.  blabloblablovıdıdıdıdıdıdıdıd…  şeklinde.  sonrada ellerimi yıkattı birkaç kere sabunla. ardından kafamdan iterek banyodan attı.  bir taraftan da hala blballalaavıdıdıvıdıdıdıblalaala şeklinde söyleniyordu.  tabi sendeledim banyodan çıkarken.. anlayamadım bayağı  uzun süre niye böyle kızıp beni hırpaladığını,  birde banyoya sokup öyle dezenfekte ettiğini...
bir kaç sene sonra annemlerin yatak odasındaki çekmecelerde bir şey  ararken bir kutu dikkatimi çekti. açtım baktım içinden küçük bir paket çıktı. yırttım paketi o da ne...

balon!

hassiktir dedim kendi kendime..

 

 

karaçalı

« Önceki ::